17 Eylül 2023 Pazar

Kitap: Sızıntı, Yazar: Barış Pehlivan-Barış Terkoğlu

     2007 yılında, Kenya’daki yolsuzluk belgelerini yayınlayarak Kenya seçimlerini etkilemesi ile adını duyuran Wikileaks Belgeleri, daha sonra diğer ülkelerin gizli yazışmalarını basında/interenette yayınlamaya başlayınca kıyamet koptu. Belgeler gerçekti ve arka planda nelerin yapıldığını ortaya döküyordu.

     Tabii ki Türkiye hakkında da birçok belge vardı. Mevcut AKP iktidarının ülkemizdeki yönetim gerçeklerini ortaya koyuyordu. Türk Milletine söylenen ile gerçek icraatın farklı olduğunu belgeliyordu. Birçok demokratik ülkelerde hükümetlerin istifasına kadar yol açan belgeler tabii ki yandaş medya tarafından görmezden geliniyor hatta yalan, düzmece, dedikodu olduğu söyleniyordu. İstifa etmesi gerekenler görevlerine milli ve yerli olduğunu iddia ederek devam ediyorlardı. Sonuç yine uyutulan gariban Türk Milletine oluyordu. Hatta belgeler yayınlandıktan sonraki seçimlerde de mevcut iktidarı desteklemeye devam ediyorlardı.

       

   Kitabı bitirdikten sonra:

-Türkiye’nin bağımsız olmadığını,

-İç siyasete yönelik söylemlerin sadece iç siyaset malzemesi olarak kullanıldığını, gerçeğin tam zıttı olduğunu,

-Dış ülkelerin; istedikleri yapıldığı için söylemlere önem vermediğini,

-Yöneticilerin kifayetsiz olduğunu,

-Sürekli politika değiştirdiğini, bunun fayda değil zarar getirdiğini anlıyorsunuz.

     ABD, Kıbrıs, İsrail, Suriye, Irak, Avrupa Birliği gibi birçok konuda ülke siyaseti hakkındaki bilgilerin yanında Erdoğan, Abdullah Gül, gibi birçok siyasilerin raporlara yansıyan kişisel tasvirleri de kitapta mevcut.

 

     Kitap gizli saklı ne varsa anlatmakta fakat güzel ülkemin insanları, her şeyden habersiz yaşamakta ısrar ediyor.

    Türk Milleti; demokrasi adıyla oynanan oyunun bir parçası olmaya devam ettiği müddetçe şark cephesinde değişen bir şey olmayacak.


2 Eylül 2023 Cumartesi

Sistematik Düşünme, Yazar: Prof.Dr. Niyazi Kahveci

Türkiye'de, birincisini Atatürk’ün yaptığı zihinsel devrimin ikincisi bugün yapılmak zorundadır. Türkiye, beşerî sistematik düşünme yapmayı bilmiyor. Asıl beka sorunu budur. Çağımızda her bilimin felsefesi vardır. Fakat bizde hiçbiri yoktur. Türkiye'nin, çağımızdaki düşünme düzeyiyle arasındaki mesafeyi kapatılabilmesi için" felsefe üniversitesi" kurması şarttır.

“İnsan; soyut düşünme ve düşünce demektir.”

“Beşeri sistematik düşünmeyi yapamayan, insanlaşamaz.”


Artık kişinin ne bildiğine değil bir gül nasıl düşündüğüne bakılıyor.

Sorgulanmaksızın, başkasının fikirleri ile yaşanan hayat, kişinin kendisinin değil, başkasınındır ve bu hayat yaşanmamıştır. Bu hayata sahte anlamında” pseudo (sûd) hayat “denir ve bu hayat kişinin asaleten değil, başkası vasıtasıyla vekaleten yaşadığı hayattır.

Savunma beyni büzüştürür, sorgulama akışkan yapar.

 

İki türlü düşünme sistemi vardır; somut ve soyut. Canlılarda sadece somut, insanda ise her ikisi mevcuttur. Canlıyı insan yapan düşünme sistemi soyut düşünmedir.

Bir ülkenin geleceği, beyinlere sistematik beşerî soyut düşünmeyi öğretebilmekten geçer. Bu da önce ailelerin görevidir.

Ailelerin sistemli düşünmeye sahip olmalarının faydasını ilk önce çocukları göreceklerdir. Çünkü çocuklar, evde daha çocukken bu düşünmeyi öğrenecekler ve onunla oluşacaklardır. Bu düşünmeyi öğrenemeyen çocuklar hayata dezavantajlı başlamakta ve dünya insanlarıyla rekabet edememektedirler.

Yazar; ülkemizde beşerî sistematik soyut düşünmenin ne olduğunun ve nasıl yapıldığının öğrenilmesine katkıda bulunmak maksadıyla yazdığı kitapta ülkenin içinde bulunduğu düşünme sistemi konuşunda da tespitlerini anlatmıştır. Ne yazık ki tespitinde; toplumumuzun hiçbir katmanı, sistemli düşünmeyi bilmediğini ve yapamadığını anlatmış ve bu nedenlerden dolayı ülkemizde, felsefi ve bilimsel bir tane olsun icat yapılamadığını vurgulamıştır.

 


Doğa döneminde canlıları güçlüler yok ederdi. İnsan döneminde ise insanı düşünenler yok ediyor. Sistematik düşünmeyi öğrenemeyen, soyut düşünmeyi öğrenemeyen toplumlar yok olmaya mahkûm toplumlardır.

Çağımızın soyut düşünme neticesinde oluşan beşerî güç unsurları şunlardır ve şöyle üretilmektedir: en sonda finans, kapital, para gelir.

Parayı sanayi üretir. Sanayi teknoloji üretir. Teknolojiyi loji üretir (uzmanlık, söz söyleme yeteneği, mantık). Loji’yi bilim üretir. Bilimi de sistemli düşünme olan felsefe üretir.

Filozoflar, insanlığın akıl çapını genişletirler. Bundan yararlanan bilim insanları da icatlar yaparlar.

Dolayısıyla çağımızda felsefe yani sistemli düşünme yoksa para sonucu da olmayacaktır. İleri ülkeler filozoflara boşuna maaş ödemiyor. Sadece sonuçlarla meşgul olanlar sonuç alamazlar. Sonuçların sebepleri ile meşgul olmak gerekir.

Öğrenme hafızayla değil zihinle, yani düşünme işlemiyle yapılmalıdır. Hafızayla öğrenmek, bilgiyi beyne kaydetmektir. Zihinle öğrenmek ise bir, bilgi üzerinde düşünme işlemi yapmaktır. Gelişen teknolojiyle hafızayla öğrenmenin etkisi azalmış, küçük teknolojik cihazlarla her türlü verilere ulaşma imkânı bunu sağlamıştır. Hiç düşünme yapmayan halkın ve ailelerin yeni nesillerinden icatçı çıkmayacaktır. İcat yapan insanlara sahip olmayan toplumlar da şanssızdırlar ve yok olmaya mahkumdurlar.

Herkes, gündelik hayatında dahi her zaman gerçeği aramak ve bulmak zorundadır. Hayatı, gerçeklerle yaşamalıdır. Gerçeklerle yaşanmayan hayat, yanlış yaşanan hayattır.

Kolaycılık ve tembellik, tutuculukla birlikte gider. Kolaycı ve tembel olanlar kendilerine yeni iş çıkmasından kaçtıkları için mevcut durumlarının tutucusu olurlar.

 


Herhangi bir anlaşmazlığı bağırmak ve dövüşmek gibi biyolojik araçlarla çözmeye kalkışmak animallık, rasyonel konuşarak çözmek ise hümünalliktir. Animal kişi, hayvandan daha tehlikelidir. Bunun nedeni, hayvanın kullanamadığı, insanın ürettiği çok güçlü araç ve gereçleri hayvansal duygularla çalışan biyolojik akıl ile kullanmasıdır. Teknolojik hayvan olmasıdır.

Çağımız ile öncesi arasındaki en önemli farklardan biri budur. Zihinsel çatışmayı yapmayan toplumlar, gelişemezler. Zihinsel çatışmayı yapamadıklarından bedensel çatışırlar.

 

 

İNSANIN VE İNSANLIĞIN GEÇİRDİĞİ DÜŞÜNME EVRELERİ

 

1.   Biyolojik Düşünme

      Yaşamını beyindeki doğal motor yönetir, doğumdan itibaren insan yavrusunun beynine, beşeri akıl ve zihin monte edilerek insanlar ulaştırılmaya çalışılır. Her insan, biyolojik bedene sahip olduğu sürece biyolojik düşünme yapar. Bağırarak iletişim kurmak insanın birinci bebeklik olan biyolojik animal evresinde kaldığını gösterir.

 

2.   Sihirsel düşünme (2 Milyon Yıl Önce)

       Afrika-Tanzanya topraklarında yapılan kazılarda bilinen en eski insan yerleşim yerleri ortaya çıkarıldı. “Olduvai Boğazı” ilk insan fosilleri ortaya çıkarıldı. İlk insan Homo Erektus M.Ö.500.000 yılına geldiğinde Avrupa’ya Asya’ya Endonezya adalarına kadar dağıldı.

       İnsanlık, 200.000 yıl önce Homo Erektusla sihirsel düşünmeye başladı. Beynin kendiliğinden yaptığı duygusal- somut ve hayali- soyut karışımı düşünmedir. Gerçek ile hayal olanı birbirinden ayıramamaktadır. Mesela; somut olan taşların ve ağaçların insan gibi, canlı olduğunu ve yaşadığını düşünmektedir.

    Sihirli düşünme, bir çeşit sezgisel düşünmedir. Çocuğun, mantığı olmaksızın kuralsızca sezgilerine dayanarak açıklamalar yapması gibidir. Duygular ve işaretlerle ilgilidir.

 

3.   Mitolojik düşünme (M.Ö. 50.000)

      İnsanın kendisinin yöneterek yaptığı somut düşünmedir. Bu dönemde insanlık 6 yaşındaki bir çocuk gibi kendi somut hikayelerini ve masallarını üretmeye ve bütünleştirmeye başlamıştır. Sembollerle beşerî somut düşünme yapmaya başlama evresidir. Günümüzde de bu tür evrede olan insanlar vardır.

Bazen canlı bir nesneyi cansızmış gibi, bazen ise cansız bir nesneyi canlıymış gibi değerlendirmektir. Hafızasına kaydettiği rüzgârın esmesini, kendi nefesi ile kıyaslayıp bir canlı güce sahip olduğunu düşünmüştür. İleride insanlık, bu esinti, nefes, üfleme olgusuna “ruh” adı verecektir.

      Buğdayın toprağa düşerek ertesi yıl tekrar bitmesine bakmış ve biz de sevdiklerimizin ölmüş bedenlerini toprağa defnedelim, tekrar bitsinler diyerek ölüleri toprağa gömmeye başlamışlardır. Ertesi yıl bitmediklerini görünce herhalde bunlar insan oldukları için dirilmeleri uzun zaman alacak diyerek defnetmeye devam etmişler. Binlerce yıl sürdürülen bu işlem daha sonra gelenek haline gelmiştir.

      Mitolojik düşünme; gerçeğin, gerçek olmayan izahıdır. Normal şartlarda normal öğrenme düzeyine ve zekaya sahip bir çocuk yaklaşık 12 yaşına kadar soyut düşünemez. 12 yaşından sonra soyut düşünmeye başlar.

     Mitolojik düşünmedeki bağ “ben” “sen” bağıdır. Benci ve senci davranan kişi, mitolojik düşünce evresindedir demektir.

 

4.   Tanrısal düşünme (M.Ö. 10.000)

      İnsanlık, mitolojik düşünmenin devamı ve daha gelişmiş olan soyut Tanrısal düşünmeye geçmiştir. İnsanlığın Tanrısal düşünme dönemi, insanın 14-18 yaşları arasındaki soyut düşünmeyi geliştirdiği döneme karşılık gelir. İnsanlık, milattan önce 10 binlerde ancak insan yavrusunun ergenlik evresi dönemindeki aşamaya gelebilmiştir.

      İnsanlık; mitoslardaki bilgiyi kullanarak, doğayı ve Tanrılara bağlayarak onlar aracılıyla kendisini güvenceye almıştır. Hala günümüzde Hindistan’da insanların binlerce Tanrısı var ve onlarla hayatlarını anlamlandırmaya çalışmaktadırlar.

 

5.   Felsefi düşünme (M.Ö. 1.000)

      Türkiye’nin Ege sahillerinde üretilmiştir. Mitoslar, insanın sorgulayıcı aklının ürünü olan sorulara ikna edici yanıtlar veremez olduğunda, filozoflar bu sorulara sistemli beşeri akıl aracılığıyla yanıt bulma yoluna gitmişlerdir. Felsefi düşünme sistematik düşünmedir. Sistematik düşünme; mantık kurallarıyla yapılır.

 

6.   Dinsel düşünme (M.S. 3-18.Asır)

      Dinsel düşünme evresinde yaşayan insan, Tanrının iradesiyle yaşayan insandır. Felsefeyi dinin emrinde kullandığı evredir. Metodu tümdengelimdir. Dinsel düşünme evresini İtalya’da üretmiştir.

 

7.   Akılcı düşünme (18.Asır)

     Akılcı düşünüşü dinsel düşünme üretmiştir. Akılcı düşünmeyi, gizli ve kaçamaklı ve çoğu kez canlarını vererek, dinsel düşünmeyi aşmış Hristiyan ve Yahudi din adamları ve ilahiyat teologları üretmiştir. Akılcı düşünme, insanın, beşerî aklı sayesinde doğaya ve doğallığa egemenliğidir. Akılcı düşünme daha sonraki evrelerini Avrupa ve sonra Amerika üretmiştir.

 

8.   Bilimsel düşünme (19.Asır)

      Akılcı düşünme sayesinde yeni bilime, bilimsel düşünmeye ve ileri gitmeye geçmiştir. Metodu tümevarımdır. Bilgi kaynağı; olgu, obje ve olaydır. Bu evrede; doğal hareket ettirici kalbe alternatif insan ürünü ilk yapay hareket ettirici insanlık motoru icat etmiştir.

 

9.   Akılcı ve bilimsel düşünme (20.Asır)

     İnsanlık, kendi ürettiği bilim üzerinde akılcı düşünme yapmaya geçmiştir. İnsanın 50-60 yaş dönemi diyebiliriz.

 

10. Lojik düşünme (21.Asır)

      21. asırda insanlık, “lojik düşünme” aşamasına geçmiştir. Lojik düşünme; salt beşeri akıl olan “logos” ve onunla üretilen bilimle yapılan düşünmedir.

 

11. Dijital düşünme

     Bundan sonra gelecek olan düşünme biçimi, büyük ihtimalle dijital düşünme olacaktır. Pisagor’un “Her şey sayılardan meydana gelmiştir.” Dediği gibi, artık insanlık her şeyi matematik sayılarla yani dijitlerle yazılım yaparak insan aklını metale dökerek hareket anlamında can verip üretecektir.

 

       Sonuç olarak insanlık, milyonlarca yıl önce başladığı serüvenine, önce ilk bebeklik evresinde hafızasına doğadan girdi kayıtları yapmıştır. İkinci bebeklik evresinde hayaller kurmuştur. Bu hayallerini çocukluk evresinde masal ve hikayelere, resim ve heykellere dökmüştür. Ardından ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde kendi fikirlerini üretmeye başlamıştır. İlk yetkinlik evresinde fikirlerini doğadan dönüştürdüğü kendi lojik malzemesiyle üretmeye geçmiştir. Tam yetkinlik aşamasına geldiğinde ise kendi malzemesiyle kendi insanını yaratmaya taliptir.

       Kişi, bir fikrin, insanlığın ve insanın hangi evresinin ürünü olduğuna bakarak kendisinin hangi düşünme evresinde bulunduğunu anlayabilir. Çünkü kişi, akıl çapına uygun bulduğu fikri benimser. Dolayısıyla akıl çapı geçmişin bir evresinde kalmış kişi, içinde yaşadığı çağın akıl çapına ulaşamamış demektir.

        Herkes ve her millet, bilim ve düşünme tarihlerini inceleyip yukardaki düşünme evrelerine ve bu evrelerde insanlığın icat ettiği ürünlere bakıp varsa kendisinin icatlarını kıyaslayarak hangi düşünme evresinde bulunduğunu tespit edebilir.

         Mesela sanatı yoksa, 50.000 yıl öncesinin öncesinde yani doğal evrededir.

        Eğer tanrısal düşünmede ise 10.000 yıl öncesinde, sistematik soyut felsefi düşünme yapamıyorsa 3000 yıl öncesinde kalmış demektir.

     İletişimi bağırarak kuruyorsa insanlığın dili icat ettiği 100 binlerce yıl önceki ve insanın birinci bebeklik evresindedir demektir.

       Toplumda eğer bilim adamları ve filozoflardan daha çok dinsel kişiler itibar görüyor ve etkin iseler o toplum 50.000 yıl öncesinin öncesindedir demektir.

     Çağımızın bilim ve fikir icatlarından hiçbirini yapamayan kişi ve toplumlar, çağımızın gerisinde kalmış demektir.

     Akıl çapı; obje ve olayların boyutlarını bilme ve düşünebilme miktarıdır. Akıl çapı, bir tek işlemle gelişir. O da; okumak ve üzerinde sistemli düşünmedir. Sadece okuma yeterli değildir. Okunan bilgilerin üzerinde düşünme yapmak gerekir.

     Düşünme işlemi, aklın sorduğu sorularla zihni yönetmesi ve yönlendirmesiyle yapılır.

     Aklın çapının gelişebilmesi için, beynin düşünmede daha çok kullanılması lazımdır. Düşünme işlemi yapmak, beyin moleküllerinin, hücrelerinin ve nöronlarının birbirleriyle etkileşime girmesine neden olur. Düşünme yapılmadığı süre oranında akıl büzüşür ve çapı daralır. Anlamı anlaşılmadan yapılacak dinleme, aklın düşünme yapmasını önler. Düşünme yapılmadıkça var olan düşünme kaynağı tüketilir.

     Epigenetik diye bir konu vardır. Yani genetik olmayan kalıtsallıktır. Mesela gelişmiş akıl çapı, genlerle değil ama bir sonraki nesle epigenetik kalıtımsal olarak geçmektedir.

     O nedenle gelişmiş akıl çapına sahip ebeveyne sahip olan çocuk avantajlı olmaktadır. Çocuğunu seven her anne ve babanın, öncelikle kendi akıl çaplarını genişletmeleri şarttır. Çünkü aklın genişlemesinden önce çocukları yararlanacaklardır. Çocukların akıl çapını genişletilmesi eğitim kurumlarından beklenmemelidir. Oralarda bu işi yapacak öğretmenler yoktur. Çünkü öğretmenler de düşünmeyen ailelerde yetişiyor. Kişinin beyin yapısı altı yaşına kadarki sürede oluşuyor. Kişiler bu süreyi ailelerde yaşıyor. Bu sürede edilen beyin çapının geliştirilmesi, daha sonraları kişisel çaba harcanmazsa, mümkün olmuyor. Kişi bu beyin yapısıyla profesör oluyor ama akıl çapında bir gelişme olmuyor, neticede bir tane fikir ve bilgi icat edemiyor. (sayfa:183)

     İnsanın zihin yapısı; somut zihin yapısı ve soyut zihin yapısı olmak üzere iki tanedir. Somut zihin; olgu, obje ve olayların somut, maddi ve cisimsel yapısı üzerinde “nedir“ sorusunu sorgular. Soyut zihin ise; “neden“ sorusu ile o eylemin neden yapıldığını sorgulayarak insani genel anlamsal yapısı üzerinde durur.

     Somut düşünme evresindeki bir kişi, fiziksel çevresinden sıyrılamaz. İnsani anlamları ve sonuçları düşünemez. Somut olmayan şeyler üzerinde akıl yürütemez. Bir konuyu okuyarak ve üzerinde düşünerek bilgi edinemez. Başkalarından kulaktan dolma duyduklarıyla edinir.  Özellikle dinini hocalardan kulaktan duyma öğrenenler, dinlerini hiç öğrenemezler. Nitekim bin yıldır topluma devlet eliyle din anlatılmasına rağmen toplum hala dinini öğrenemediğinden her konuyu sürekli hocalara sormak zorunda kalmıştır.

     Soyut düşünme; insanın ürettiği manevi yani anlamsal, semantik düşünmedir. İnsani soyut düşünme ile üretilen bilgi ve fikirlerle kavramsal algılamalardır. Zihindeki semboller arasında karmaşık ve çok yönlü bağlantı kurma işlemidir. Analiz ve tümevarımla sentez ve çıkarımlar yapmaktır. Bir olayı anlamsal olarak farklı, varsayımsal ve değişkenlerle çok boyutlu düşünme esnekliğidir.

     İcat yapan kişiler, çok boyutlu soyut düşünerek beynini tümden kullanan kişilerdir. Motorun bulunması, cep telefonunun bulunması, internet, uçak türünden icatlar “soyut düşünme“ eseridir. Bu tür icatlar, özgür düşüncenin sınırsız olduğu toplumlardan çıkar.


     Türkiye, düşünme yapısına bakıldığında, insanlığın ikinci çocukluk evresi ile ergenlik evresi arasında yani tanrısal düşünme ve mabet dönemi yani 2-12 yaş arası gibi bir yerde olduğu ortaya çıkıyor. Bu durumunu, çağımızın ölçütlerinde icatlar yapamaması gösteriyor.


     Yazar tanımladığı lojik insan; insanın kendisinin icat edip insana monte ettiği ve yüz binlerce yılda geliştirdiği ve milattan önce binli yıllarda icat ettiği felsefi düşünme ile başlattığı beşerî akıl adı verilen “logos” ile yaptığı ve günümüzde ulaştığı düzeydeki sistemli düşünen insandır. İşte insanı insan yapan bu beşerî akılla sistemli düşünmektir.

      İlahiyatçı bir felsefeci olan yazar kitabında; bilimsel düşüncenin, nasıl ve hangi yöntemle üretildiğini açıklamıştır ve yazarın bir projesi de Türkiye’de Felsefe Üniversitesi kurulmasıdır.


 “UYUYAN MİLLETLER YA ÖLÜR, YA DA KÖLE OLARAK UYANIR.” Mustafa Kemal Atatürk


İyi okumalar…

 

20 Ağustos 2023 Pazar

Sümerlerin hazin sonunun aynısını bizde yaşar mıyız?

Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ Sümerlerin nasıl tarih sahnesinden kaybolduklarından şöyle bahseder.

"Sümerler günümüzden 7-8 bin yıl önce Mezopotamya'ya yerleşerek yüksek bir uygarlık kurmuşlardı. Sümerler kurdukları uygarlıkta rahat ve rehavet içinde yaşarken, Yıkılışından 100-150 yıl kadar önce yani günümüzden 4500 yıl önce Arabistan içlerinden Akad diye adlandırdıkları kavmin insanları Sümer kentlerinde çalışmak için akın akın gelmeye başlıyorlar. Bir kısım Sümerler bunlara karşı çıksa da diğerleri ucuz ve kolay işçilik ve köle gözüyle baktıklarından göz yumuyorlar. Ancak 150 yıl içinde işler değişiyor, Akatlar kentleri yakıp yıkıyor, Sümerleri öldürüyorlar ve sonra iktidarı ele geçiriyorlar. 

Sonunda Sümer devleti yıkılır Akadlar, Sümer uygarlığının üstüne oturur. Sümerlerin son günlerinde bir bilge kil tablete şöyle yazıyor. "Fark edemedik geç kaldık. Aman tanrım bu vahşiler hepimizi yok edecek. Tanrım bizi affet. Bizden sonra gelenler bunları okursa belki ders alır.” Evet; “geçmişini bilmeyeni gelecek; topa tutar !”


Gelelim buradan çıkarılması gereken derslere;

Bizim ensar muhacir edebiyatıyla geldiğimiz ve yaşadığımız sürece benzerlikleri elbette var. Ülkemizdeki sığınmacıların sayısı 17 Milyon olmuş. Bu toplam nüfusumuzun %20 sine tekabul ediyor ve milli güvenlik sorunu olmaya başlamıştır.



Sümerlerin başına gelenler bizimde başımıza gelmemesi için (tarihin tekerrür etmemesi için) yasal yada kaçak fark etmeksizin ülkemizdeki sığınmacı ve göçmenleri ülkelerine geri gönderilmesi zorunludur artık.

17 Ağustos 2023 Perşembe

İşportacı

 Ortaokul, lise yıllarımda bir arkadaşım anlatmıştı.

Bir işportacı…

İşportacının elinde bir şişe…

Şişede bir yılan…



İşportacı şişenin içindeki yılanın konuşabildiğini iddia ediyormuş…

‘’Şimdi bu şişenin kapağını açacam ve ona sorular soracaksınız. O cevap verecek’’ dedikten sonra ‘’Ancak şişeyi açmadan önce şu jiletlerden size hediye etmek istiyorum. Hediyesi 25 kuruş’’ diyormuş.

Çevresinde ağzı açık izleyenler, bir an önce yılana soru soracaklar ya; jiletler kapış kapış…

Adam bir yandan jilet satıyor, bir yandan da yavaş yavaş şişenin kapağını açıyormuş.

‘’İşte açıyorum.’’

O arada biraz daha jilet…

Ardından ‘’Evvett!... Şişe açılıyor, yılan çıkacak, sizinle konuşacak.’’

Biraz daha jilet…

‘’ İşte şişe açılıyor. Soruları hazırlayın!’’

Biraz daha jilet…

Ve tam şişe açılacakken, kalabalığın içinden bir ses:

‘’Zabıta… Zabıta geliyor.’’

Yılancı adam elindeki şişeyi yerdeki çantaya koyuyor.

Şapkasını tutarak, ardına bakmadan kaçıyor.

Bunu anlatan arkadaşım dedi ki:

‘’ Bu nasıl bir tesadüf… Ben çok şanssızım. Adama kaç kez denk geldiysem hep şişeyi açacakken zabıta geldi.’’ 

‘’Sen bu kadar salak olduktan sonra o zabıta daha çok gelir’’ diyemedim.

Memleketimde iktidarın 21. yılı…

Her seçim öncesi işportacı ortaya çıkıyor.

Elindeki şişede özgürlükler, demokrasi, insan hakları, refah…

Şişeyi açmadan önce oylar toplanıyor, seçim kazanılıyor.

Tam özgürlük, demokrasi, insan hakları ve refahı şişeden çıkartacakken dış güçler devreye giriyor.

Sen hala zabıta geldiğini zannediyorsun di mi?

Sen bu işporta numaralarına kandığın sürece yılanın konuşmasını çok beklersin.

Sen bu yalanları yediğin sürece özgürlük, demokrasi, insan hakları ve refahın şişeden çıkmasını daha çok beklersin.

(alıntı).

15 Ağustos 2023 Salı

Kitap: Suyu Arayan Adam, Yazar: Şevket Süreyya Aydemir

-Hasan Kalıça’daymış (Galiçya'da), Mehmet Arap içine gitti derler

-Neresi bu Arap içi

-Bilmeyik ki? Aha buradan iki aylık yolmuş.

Ve Anadolu?...
Devletin bütün toprakları içinde belki tek temel olan, fakat bu devleti idare edenlerin hiç bilmedikleri, hiç benimsemedikleri bir yer varsa, o da Anadolu’ydu. Hatta benim büyüdüğüm sınır şehrinde (Edirne) bile Anadolu’yu yalnız Anadolu’nun gönderdiği askerlerden tanırlardı.

Bu askerler şehir sokaklarının alışamadıkları kalabalığına karışmaktan korkarak mahcup, ürkek, cuma günleri büyük camilerin avlularına dolarlardı. Ortalığı yaygaraya boğan kebapçıların, börekçilerin sesleri arasından:

-Sivas’lı va mı? Angaralı va mı? diye bağıra bağıra hemşeri ararlardı. Biz çocuklar onların etrafını alır eğlenirdik.

Rumeli’de Anadolu deyince akla daima bu ürkek askerlerle kıtlık, fakirlik gelirdi.
                    
Topraksız bir köylü olarak başkalarının hizmetinde çalışan bir babanın oğlu olarak Edirne’de doğan yazar, askeri rüştiyeye gitmiş sonrasında ise, Edirne öğretmen okulunu bitirmiş, 1. Dünya savaşında Kafkas cephesinde yedek subay olarak çarpışmış ve yaralanmıştır.

Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat hikayesini anlattığı bu eserinde, sadece hayat hikayesini vermekle yetinmemiş, ayrıca neslini; o yılların şartlarını, olaylarını ve atmosferini canlandırmış, ruh ve fikir oluşlarına ışık tutmuştur.

Osmanlının yıkılış dönemini, Türklük nedir bilmeyen gariban Anadolu halkını, İstiklal Mücadelesini içinde yaşayan birinin anlatış tarzı ile etkileyici kitaplardandır. (Kendinizi kitabın satırlarına vererek, o anları yaşıyormuşçasına okuduğunuzda duygulanmamak elde değil).

Kafkas cephesinde çatışmaların durduğu sırada ders verir. Askerlere dinini sorduğunda İmam Azam dinindeniz, İslamız, Hz. Ali'nin dinindeniz diyorlardı. Hatta peygamberin şu anda yaşadığına söylüyorlardı.

Hangi milletiz sorusuna ise her kafadan bir ses çıkar. Biz Türk değil miyiz? dediğinde estağfurullah derler Türklüğü kabul etmediklerini görür. Halbuki özbeöz Türktüler.

Osmanlının Anadolu’yu yıllarca ihmal ettiği dönemde; mektepsizlik, adaletsizlik, idaresizlik, toprak ağalarıyla şeyhlerin her tarafta el ele verişi, devlet otoritesinin ancak vergi veya asker almak için köyü hatırlayışı, bu varlığına bile cahil kalmış milleti çağın gerisinde bırakmıştır.

Atatürk toprak ağalarının ve tarikat/cemaat adı altında din simsarlığı yapanların halkı kıskaç altına almasını engellemiştir. Tarikat /cemaatlerin çoğunun Atatürk’e düşman olmasının sebebi de budur. Ölümünden sonra yine canlanan bu gruplar Türk Milletini yine o döneme götürmeyi kısmen başarmışlardır.

Atatürk Cumhuriyeti kurmasaydı, dinini ve Türk olduğunu bilemeyecek olan Anadolu Türk’ü, şimdilerde tarikat/cemaatlerin yüzünden Atatürk’e dinsiz diyorlar. İşte bu kitle nankörlükle cahillik arasında olanlardır.

Kitabı okudukça, özünde temiz, saf ve dürüst olan bu milletin neler çektiğini ve Atatürk’ün “bir Türk dünyaya bedeldir, köylü milletin efendisidir, bu millete garson olmayı öğretemedim” gibi sözleri ve uygulamalarıyla Türk Milletine kişiliğini kazandırmaya uğraştığını düşünmemek elde değil…

“Bunlar aslında günahsız, bunlar değerli varlıklardır. Bunlar daha aydın bir yarının yapıcılarıdırlar. Asıl suçlu biziz. Onlar bizi affetmelidirler” diyen yazarın gördükleri çok acıydı.

-Türk’tük fakat kendimize Türk diyemezdik. Türk sözü, birçok ırklara, kavimleri birleştiren bir imparatorlukta, bir kavmin diğerleri üstünde tahakkümünü hatırlatır ve onları gücendirir diye düşünülüyordu. Irkımızı da bilmez, inkar ederdik. Milletimizin adı geçmek lazım geldiği zamansa kendimize sadece “Osmanlı” derdik. Hatta dilimizin adı bile Türkçe değil Osmanlıca’ydı. Halbuki benim okuduğum askeri mektepte diğer etnik gruplar; milliyetleri ile öğünürler bize yukarıdan bakarlardı.

Yolunu arayan bir vatansever, bir milliyetçi, bir Osmanlı aydını. Edirne'den başlayan, Doğu cephesi, Kafkasya, Türkistan, Moskova, İstanbul, Afyon ve Ankara'da geçen arayış dolu zihinsel bir macera. Osmanlıcılıkla başlayan, Türkçülük ve sosyalizmle devam eden ve kendini Türk devriminin içinde bulan bir düşünce maratonu.

Yazar, Birinci Dünya Savaşı öncesi ve takip eden yıllarda dönemin Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti-Azerbaycan-Rusya ekseninde gelişen olayları yorumlayarak anlattığı, kendi hatıratı üzerinden Osmanlı'nın yıkılışını ve yeni Türk Devleti'nin kuruluşunu tüm gerçekliğiyle romansı bir dille anlatmış.

2 Temmuz 2023 Pazar

Kitap:Kalemin Namusu1/Türk Savun Kendini, Yazar: Cengiz ÖZAKINCI


    Yazarın, Bütün Dünya dergisinde yazdığı farklı konulara ait araştırıcı ve inceleyerek yazdığı yazıların toplandığı bir kitap. Bu zaman kadar bilinmeyen ve yanlış bilinen birçok konuyu aydınlığa kavuşturuyor yazar. Kitap biraz kalın olduğu (985 Sayfa) için ilgili olmayan için zor okunabilir.

    Kitapta birçok kaynaktan desteklenen bazı makalelerden alıntı ve özetler:
---Oğuzların 24 boyundan olan “Bügdüz” boyu, Kürtlerin boyu idi.
---Atatürk aşiret yapılanmasını ortadan kaldırmak için silaha değil, ekonomik, siyasi ve eğitsel önlemlere başvurmuştur. Batı ise bu çabayı “Kürt ve İslam düşmanlığı” ile engellemeye çalışmıştır. İslamcılarla, bölücü terör örgütü zaman zaman aynı yönde hareket ederler. Bunun son örneği Vatana ihanetten idam edilen Şeyh Said öldüğü gün HDP,  Yeni Akit ve İslamcı geçinen bazı kişiler aynı başlığı atarak Şeyh Said’in ölümünü anmışlardır.
---Yavuz Sultan Selim zamanında Çaldıran Savaşından sonra bazı Türkmenler oluşturulan baskı sonucu kendilerini gizlemek için Kürtleşmiştir. Şu an bazı aşiretlerin kökü Türkmenlere dayanır.
---Avrupa’da aydınlar farklı konularda uzman olsa bile, dini bilir, araştırma ve inceleme yaparak halkı aydınlatır. Türkiye’deki ise aydınların çoğu, Kuran ve İslam’dan uzak durur. Bu nedenle ülkemizde İslam cahil cühelaya kalmıştır. Her aydının görevi dini öğrenmek, araştırmak, incelemek ve halkı aydınlatmak olmalıdır.
---Kıbrıs çıkarmasının sonucu, 12 Eylül darbesini doğurmuş, 12 Eylül ile birlikte federasyon gündeme gelmiş, federasyonu halka kabul ettirmek için de PKK örgütü palazlanmıştır.


---Soydaşlık aynı kandan olanlar, dindaşlık aynı dinden olanlar, Yurttaşlık ise soyu ve dini ne olursa olsun aynı sınırlar içinde olanlardır. O yüzden Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Yurttaşlık esas alınmıştır.
---1990 Nüfus sayımında ABD yurttaşlarına soyu ve etnik kökeni soruldu. 500 etnik köken tespit edildi ve o yıllarda en kalabalık Yüzde 23 ile Almanlar kökenliler oluşturuyordu. 500 farklı kökene rağmen, laik demokratik cumhuriyetin temelini Tek resmi dil, tek bayrak ve Tek ulus(millet) oluşturuyor. Ancak Bu ülke, Türkiye için ise laik demokratik Cumhuriyet düzenini yıkmak için uğraşıyor.
---1942 Yılında Yahudileri Filistin’e taşıyan geminin, Şile açıklarında batarak 768 kişinin ölümüyle sonuçlanan faciada Türkiye suçlanmaya çalışılmaktadır ancak gerçek ise gemiyi Sovyet denizaltısının batırmış olmasıdır.
---İsrail’de yaşayan bazı Yahudiler; önce Mesih gelecek sonra İsrail devletini bu Mesih’in kuracağına inandığı için İsrail devletinin gayri meşru olduğuna inanırlar. Bunlar dinden döneni vururlar, otopsi yaptırmazlar, din elden gidiyor derler, askerlik yapmak istemezler, medeni nikaha karşıdırlar, laikliğe karşı Yahudi şeriatı ile yönetilmek isterler, kadınları hor görürler, kapalı giyinmeyen kadına ahlak mangaları ile saldırırlar. İran ile araları iyidir.
---Atatürk zamanında yazılan tarih kitaplarında; Osmanlının üstün olduğu dönemde bilim, sanayi ve teknolojide üstün olduğu için başarılı olduğu işleniyordu. Ölümünden sonra hazırlanan kitaplarda ise savaşlarla vurdu kırdı ile üstün olduğu işlendi ve gençleri beyni teknoloji ve bilimden uzaklaştırıldı.
---İngiltere’nin Trabzon Konsolosunun 1868 yılında İngiltere’ye gönderdiği rapor: “Çalışkanlık, doğruluk, namusluluk ve dürüst iş çıkarma bakımından Müslümanlar, şaşmaz biçimde, Rum ve Ermeni hemşerilerinden kesinlikle bir gömlek üstündür. Ama ne var ki, Müslümanlar muazzam bir yükün altında sistematik olarak ezilmişlerdir. Hristiyanlar ise Osmanlı imparatorluğundaki ayrıcalıklı durumlarını sürdürerek son yüzyıldan beri sürekli olarak zenginleşmişlerdir.
---Lozan’da emperyalist devletler Türkiye’nin Osmanlı din düzeninde devam etmesini laik hukuk düzenine geçmesine karşı çıkmışlardır. Devamında Türkiye’de yaşayan diğer dinlere mensup azınlıklara kendi hukuk düzenini kurmasını ve ayrıcalıklı olmasını istemişlerdir. Türkiye ise bunun devlet içinde devlet olacağını belirtmiş ve en kısa zamanda laik hukuk düzenine geçileceğini belirtmiştir ve geçmiştir.
---Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim Ve Kültür Kurumu (UNESCO) o güne dek büyük kişilerin ancak 50. veya 100. ölüm yıl dönümlerinde anılmasına karar vermişti. Atatürk için ise 25 seneyi yeterli görmüş 10 Kasım 1963’te anılmıştır. O gün ABD Başkanı Kennedy, İngiltere Başbakanı Macmillian, İran Şahı, Almanya Başbakanı, Pakistan Devlet Başkanının ikişer dakikalık konuşması radyolardan yayınlanmıştır.
---Yine UNESCO’nun Atatürk konulu ikinci etkinliği 100. doğum yıl dönümü kutlamalarıydı.
Atatürk’ün doğumunun 100. yıl dönümü etkinliklerine önerisini Almanya, Avusturya, Rusya, Bulgaristan, Portekiz, Meksika, Tunus, Pakistan, Endonezya, Nijerya’nın imzalarıyla sunmuştur ve 82 ülkenin 81’i olumlu oy kullanmış sadece İsveç çekimser kullanmıştır. İsveç delegesi yıldönümleri anılan insanların sayısı çoğalıyor bu yüzden böyle oy kullandık deyince Sovyet Rusya delegesi “Kemal Atatürk bu çağa damgasını vurmuş bir insan o sayısı çok insanlardan değildir.” demiş, diğer ülkelerde bu görüşe katılarak İsveç delegesinin oyunu yadırgamışlardır.
--- Çanakkale savaşında 220 kiloluk mermiyi kaldıran Seyit onbaşıyı herkes bilir ama o resimde arkasında duran Cemal çavuşu bilmez. O da aynı ağırlıktaki mermiyi kaldırmış ve Bouvet zırhlısının batmasını sağlamıştır.
---Atatürk devrimlerini Avrupa’dan aldı diyenler yanılıyorlar. Laiklik Fransa’ya Selçuklu döneminde Tuğrul Bey’in yönetiminden gelmiştir. 1789 Fransız ihtilalinden 40 yıl önce yayınlanan Fransız yazarın kitabında Tuğrul Bey’in yönetiminden bahsedilmiştir.
    Cumhuriyet’in kökeninin de yine Batı değil, 1340’larda Selçuklu Beyliği olan Ankara’daki Ahi Cumhuriyetine dayanmaktadır ki Atatürk’ün 7 Mayıs 1924 konuşmasında “Ben Ankara’yı coğrafyadan değil tarihten Cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Küçük hükümetlerin isimlerini okurken Ankara Cumhuriyetini görmüştüm.” demiştir.
    Yine fötr şapkayı Batı, İskit dedikleri Saka Türkeri’nden almıştır. Fötr şapka kökende Kırgız Başlığı’dır.
    Latin alfabesinin kökleri Asya’dır. Latin alfabesine geçiş Türk’ün bir cebinden çıkan öbür cebine girmesi gibi bir olay olmuştur. Atatürk, 1270 lerde Selçuklu Türk Karamanoğlu Mehmet Bey’in “bundan böyle her yerde Türkçe konuşulacak” buyruğunu yüzyıllar sonra yaşama geçirmiştir. Dil devrimi batı öykünmesi değil kökü Türk tarihinde olan bir devrimdir.
   Yurttaşlık devrimi; İskit/Saka Türkleri, aşiret toplumundan yurttaş toplumuna geçişi sağlayan “Varsayımsal Kandaşlık” kurumunu icat etmişlerdir. Uygulama olarak kan kardeşliğidir.
    Atatürk’ün yaptığı devrimlerin; Türk tarihinde öncülleri, kökenleri, kaynakları ve bilinci vardır. Atatürk hiçbir devrimi yoktan var etmemiştir. Kendi tarihimizden esinlenmiştir, beslenmiştir. Bu onun değerini küçültmez tam tersine diyebiliriz ki Atatürk, yaşadığı dönemde Türk tarihinin gerçek anlamda tarih bilinci taşıyan tek lideriydi.

9 Nisan 2023 Pazar

Kitap: Çıkrıklar Durunca, Yazar: Sadri Ertem

 

    1930 Yılında çıkan ilk sosyalist roman özelliğini taşıyan kitap, geçimini el yapımı kumaşlarla sağlayan Adaköy’ün Avrupa’dan gelen fabrikasyon kumaşlar sebebiyle geçim sıkıntısı, ekonomik darlık yaşamasından dolayı hükümete isyan etmesini konu alır. Bu konu etrafında ağa baskısı, devlet yönetiminin zayıflığı, dış devletlere verilen ayrıcalıklar ve dışa bağımlı ekonominin zararları anlatılır.

   Bugün Türkiye'nin çeşitli yollarla içine düşürüldüğü, ülkemizi yıkıma sürükleyen emperyalist ve kapitalist kuşatmanın köklerinin nerelere kadar uzandığı, Çıkrıklar Durunca dikkatle okunduğunda, açıkça ortaya çıkacaktır.


    Bolu’ya bağlı Adaköy de Dudu adlı kadın bir gece rüyasında Hz. Ali’yi görür. Anlattığına göre Hz. Ali, ondan evinin yıkılıp kendisi için türbe yapılmasını ister. Köylüler doğa üstü güçleri olduğunu düşüldükleri Dudu’nun sözüne hemen inanırlar, evi yıkıp Hz.Ali için türbe inşa ederler. Bu olay çevre köylere duyulur, yayılır. Gurbetteki Hasan Adaköy e dönmüş, sevdiği Hatice’yi görmek ister. Hatice, Hasan’ın yokluğunda köyün zengin eşrafından olan Sıddıkzade’ nin saldırısına uğramış, ona direnince yüzüne yara açmıştır. Hatice tam Hasan’a kavuşacağı zaman Sıddıkzade yüzünden vefat eder, Hasan bundan sonra Hz. Ali için yapılan dergaha yerleşir. Sıddıkzade, köyün iktisadi gücünü elinde tutan ve babası Sıddık Ağa ile birlikte ticaret yapan kişidir. Bu ikisi köylüyü borçlandırır, köylünün elindeki yünleri ucuza alıp pahalıya satar. Borçlu halk Sıddıkzade’ye bu sebeple zorunlu bir sevgi duyar.

 

    Gerisi kitapta…