20 Ağustos 2023 Pazar

Sümerlerin hazin sonunun aynısını bizde yaşar mıyız?

Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ Sümerlerin nasıl tarih sahnesinden kaybolduklarından şöyle bahseder.

"Sümerler günümüzden 7-8 bin yıl önce Mezopotamya'ya yerleşerek yüksek bir uygarlık kurmuşlardı. Sümerler kurdukları uygarlıkta rahat ve rehavet içinde yaşarken, Yıkılışından 100-150 yıl kadar önce yani günümüzden 4500 yıl önce Arabistan içlerinden Akad diye adlandırdıkları kavmin insanları Sümer kentlerinde çalışmak için akın akın gelmeye başlıyorlar. Bir kısım Sümerler bunlara karşı çıksa da diğerleri ucuz ve kolay işçilik ve köle gözüyle baktıklarından göz yumuyorlar. Ancak 150 yıl içinde işler değişiyor, Akatlar kentleri yakıp yıkıyor, Sümerleri öldürüyorlar ve sonra iktidarı ele geçiriyorlar. 

Sonunda Sümer devleti yıkılır Akadlar, Sümer uygarlığının üstüne oturur. Sümerlerin son günlerinde bir bilge kil tablete şöyle yazıyor. "Fark edemedik geç kaldık. Aman tanrım bu vahşiler hepimizi yok edecek. Tanrım bizi affet. Bizden sonra gelenler bunları okursa belki ders alır.” Evet; “geçmişini bilmeyeni gelecek; topa tutar !”


Gelelim buradan çıkarılması gereken derslere;

Bizim ensar muhacir edebiyatıyla geldiğimiz ve yaşadığımız sürece benzerlikleri elbette var. Ülkemizdeki sığınmacıların sayısı 17 Milyon olmuş. Bu toplam nüfusumuzun %20 sine tekabul ediyor ve milli güvenlik sorunu olmaya başlamıştır.



Sümerlerin başına gelenler bizimde başımıza gelmemesi için (tarihin tekerrür etmemesi için) yasal yada kaçak fark etmeksizin ülkemizdeki sığınmacı ve göçmenleri ülkelerine geri gönderilmesi zorunludur artık.

17 Ağustos 2023 Perşembe

İşportacı

 Ortaokul, lise yıllarımda bir arkadaşım anlatmıştı.

Bir işportacı…

İşportacının elinde bir şişe…

Şişede bir yılan…



İşportacı şişenin içindeki yılanın konuşabildiğini iddia ediyormuş…

‘’Şimdi bu şişenin kapağını açacam ve ona sorular soracaksınız. O cevap verecek’’ dedikten sonra ‘’Ancak şişeyi açmadan önce şu jiletlerden size hediye etmek istiyorum. Hediyesi 25 kuruş’’ diyormuş.

Çevresinde ağzı açık izleyenler, bir an önce yılana soru soracaklar ya; jiletler kapış kapış…

Adam bir yandan jilet satıyor, bir yandan da yavaş yavaş şişenin kapağını açıyormuş.

‘’İşte açıyorum.’’

O arada biraz daha jilet…

Ardından ‘’Evvett!... Şişe açılıyor, yılan çıkacak, sizinle konuşacak.’’

Biraz daha jilet…

‘’ İşte şişe açılıyor. Soruları hazırlayın!’’

Biraz daha jilet…

Ve tam şişe açılacakken, kalabalığın içinden bir ses:

‘’Zabıta… Zabıta geliyor.’’

Yılancı adam elindeki şişeyi yerdeki çantaya koyuyor.

Şapkasını tutarak, ardına bakmadan kaçıyor.

Bunu anlatan arkadaşım dedi ki:

‘’ Bu nasıl bir tesadüf… Ben çok şanssızım. Adama kaç kez denk geldiysem hep şişeyi açacakken zabıta geldi.’’ 

‘’Sen bu kadar salak olduktan sonra o zabıta daha çok gelir’’ diyemedim.

Memleketimde iktidarın 21. yılı…

Her seçim öncesi işportacı ortaya çıkıyor.

Elindeki şişede özgürlükler, demokrasi, insan hakları, refah…

Şişeyi açmadan önce oylar toplanıyor, seçim kazanılıyor.

Tam özgürlük, demokrasi, insan hakları ve refahı şişeden çıkartacakken dış güçler devreye giriyor.

Sen hala zabıta geldiğini zannediyorsun di mi?

Sen bu işporta numaralarına kandığın sürece yılanın konuşmasını çok beklersin.

Sen bu yalanları yediğin sürece özgürlük, demokrasi, insan hakları ve refahın şişeden çıkmasını daha çok beklersin.

(alıntı).

15 Ağustos 2023 Salı

Kitap: Suyu Arayan Adam, Yazar: Şevket Süreyya Aydemir

-Hasan Kalıça’daymış (Galiçya'da), Mehmet Arap içine gitti derler

-Neresi bu Arap içi

-Bilmeyik ki? Aha buradan iki aylık yolmuş.

Ve Anadolu?...
Devletin bütün toprakları içinde belki tek temel olan, fakat bu devleti idare edenlerin hiç bilmedikleri, hiç benimsemedikleri bir yer varsa, o da Anadolu’ydu. Hatta benim büyüdüğüm sınır şehrinde (Edirne) bile Anadolu’yu yalnız Anadolu’nun gönderdiği askerlerden tanırlardı.

Bu askerler şehir sokaklarının alışamadıkları kalabalığına karışmaktan korkarak mahcup, ürkek, cuma günleri büyük camilerin avlularına dolarlardı. Ortalığı yaygaraya boğan kebapçıların, börekçilerin sesleri arasından:

-Sivas’lı va mı? Angaralı va mı? diye bağıra bağıra hemşeri ararlardı. Biz çocuklar onların etrafını alır eğlenirdik.

Rumeli’de Anadolu deyince akla daima bu ürkek askerlerle kıtlık, fakirlik gelirdi.
                    
Topraksız bir köylü olarak başkalarının hizmetinde çalışan bir babanın oğlu olarak Edirne’de doğan yazar, askeri rüştiyeye gitmiş sonrasında ise, Edirne öğretmen okulunu bitirmiş, 1. Dünya savaşında Kafkas cephesinde yedek subay olarak çarpışmış ve yaralanmıştır.

Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat hikayesini anlattığı bu eserinde, sadece hayat hikayesini vermekle yetinmemiş, ayrıca neslini; o yılların şartlarını, olaylarını ve atmosferini canlandırmış, ruh ve fikir oluşlarına ışık tutmuştur.

Osmanlının yıkılış dönemini, Türklük nedir bilmeyen gariban Anadolu halkını, İstiklal Mücadelesini içinde yaşayan birinin anlatış tarzı ile etkileyici kitaplardandır. (Kendinizi kitabın satırlarına vererek, o anları yaşıyormuşçasına okuduğunuzda duygulanmamak elde değil).

Kafkas cephesinde çatışmaların durduğu sırada ders verir. Askerlere dinini sorduğunda İmam Azam dinindeniz, İslamız, Hz. Ali'nin dinindeniz diyorlardı. Hatta peygamberin şu anda yaşadığına söylüyorlardı.

Hangi milletiz sorusuna ise her kafadan bir ses çıkar. Biz Türk değil miyiz? dediğinde estağfurullah derler Türklüğü kabul etmediklerini görür. Halbuki özbeöz Türktüler.

Osmanlının Anadolu’yu yıllarca ihmal ettiği dönemde; mektepsizlik, adaletsizlik, idaresizlik, toprak ağalarıyla şeyhlerin her tarafta el ele verişi, devlet otoritesinin ancak vergi veya asker almak için köyü hatırlayışı, bu varlığına bile cahil kalmış milleti çağın gerisinde bırakmıştır.

Atatürk toprak ağalarının ve tarikat/cemaat adı altında din simsarlığı yapanların halkı kıskaç altına almasını engellemiştir. Tarikat /cemaatlerin çoğunun Atatürk’e düşman olmasının sebebi de budur. Ölümünden sonra yine canlanan bu gruplar Türk Milletini yine o döneme götürmeyi kısmen başarmışlardır.

Atatürk Cumhuriyeti kurmasaydı, dinini ve Türk olduğunu bilemeyecek olan Anadolu Türk’ü, şimdilerde tarikat/cemaatlerin yüzünden Atatürk’e dinsiz diyorlar. İşte bu kitle nankörlükle cahillik arasında olanlardır.

Kitabı okudukça, özünde temiz, saf ve dürüst olan bu milletin neler çektiğini ve Atatürk’ün “bir Türk dünyaya bedeldir, köylü milletin efendisidir, bu millete garson olmayı öğretemedim” gibi sözleri ve uygulamalarıyla Türk Milletine kişiliğini kazandırmaya uğraştığını düşünmemek elde değil…

“Bunlar aslında günahsız, bunlar değerli varlıklardır. Bunlar daha aydın bir yarının yapıcılarıdırlar. Asıl suçlu biziz. Onlar bizi affetmelidirler” diyen yazarın gördükleri çok acıydı.

-Türk’tük fakat kendimize Türk diyemezdik. Türk sözü, birçok ırklara, kavimleri birleştiren bir imparatorlukta, bir kavmin diğerleri üstünde tahakkümünü hatırlatır ve onları gücendirir diye düşünülüyordu. Irkımızı da bilmez, inkar ederdik. Milletimizin adı geçmek lazım geldiği zamansa kendimize sadece “Osmanlı” derdik. Hatta dilimizin adı bile Türkçe değil Osmanlıca’ydı. Halbuki benim okuduğum askeri mektepte diğer etnik gruplar; milliyetleri ile öğünürler bize yukarıdan bakarlardı.

Yolunu arayan bir vatansever, bir milliyetçi, bir Osmanlı aydını. Edirne'den başlayan, Doğu cephesi, Kafkasya, Türkistan, Moskova, İstanbul, Afyon ve Ankara'da geçen arayış dolu zihinsel bir macera. Osmanlıcılıkla başlayan, Türkçülük ve sosyalizmle devam eden ve kendini Türk devriminin içinde bulan bir düşünce maratonu.

Yazar, Birinci Dünya Savaşı öncesi ve takip eden yıllarda dönemin Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti-Azerbaycan-Rusya ekseninde gelişen olayları yorumlayarak anlattığı, kendi hatıratı üzerinden Osmanlı'nın yıkılışını ve yeni Türk Devleti'nin kuruluşunu tüm gerçekliğiyle romansı bir dille anlatmış.